Ana sayfa yap | Sık Kullanılanlara Ekle                                                                 Ana Sayfa      Programlar      Haberler      Yayın Akışı      Ziyaretçi Defteri      İletişim

 

» PROGRAMLAR » YAYIN AKIŞI » HİKAYELER » KURUMSAL » HAKKIMIZDA » VİDEO GALERİ » ZİYARETÇİ DEFTERİ » YARIŞMA


 

 

 

Evrensel Frekansınız 107.6

HERKÜL RADYO VE TELEVİZYON TİCARET A.Ş.
Gazi Osman Paşa Bulvarı no:60 K:6
Çankaya / İZMİR

0(232) 4462838 - 0(232)4414848
info@radyoherkul.com.tr

 

RADYO HERKÜL 107.6 Mhz e HOŞ GELDİNİZ. DİLLERDEN GÖNÜLLERE SİZLERLEYİZ. BİZİ DİNLEMEYE DEVAM EDİN...   


Baba oğul ve bir torba çivi

Babası çocuğuna bir torba çivi verdi ve ona sabrını her kaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyledi. Çocuk birinci gün otuz yedi çivi çaktı. Sonra haftalar ilerledikçe çocuk kendini denetlemeyi öğrendi ve daha az çivi çakmaya başladı. Daha sonra ise, kendini denetlemesini gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğun ayırtına vardı. Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonun da durumu babasına bildirdi. Bu kez baba, oğluna kendini denetleyebildiği her günün sonunda bir çivi sökmesini söyledi. Günler geçti ve en son çivi söküldüğünde çocuk babasına durumu yine bildirdi. Babası çocuğu elinden tuttu, kapağın yanına götürdü ve şöyle dedi:
Bak oğlum çok çalıştın. Fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere bir bak. Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. Her sabırsızlığında karşındakilerde işte böyle yaralar açmış olursun. Ne kadar özür dilersen dile o yara hep orada duracaktır. Bunun için çevrenizdeki insanlara davranışlarınızı çok iyi değerlendirmeliyiz. Kapanmayacak yaralar açmamak için.

Bakmak ve görebilmek.

Hastanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen pencerenin önüne, ikinci ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı. Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için neşeli konuşmalarıyla ötekileri de eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu. Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü. Onu kaldırdıktan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakini de ortaya yatırarak boşalan yere yeni bir hasta getirildiler. Pencere önüne alınan iyimser adam, dışarıda gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başladı. Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağaçlarını, cıvıldaşan kuşları, işlerine koşan insanları ve karşı dağlardaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu. Adam, kısa bir süre sonra, gelip geçenlere isim takmaya başladı. Öteki hastalar, artık sabah işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin öykülerini dinlemeye onları gözleri önünde canlandırabiliyorlardı. Kısa süre sonra hastanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve bir türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı öyküler doldurmuştu. Bir gün, ortadaki hastanın aklına bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya bir şey olursa oraya kendisi geçecek ve onun öykülerini dinlemektense dışarıdaki renkli ve canlı yaşamı kendi gözleriyle görecekti. Bu düşünce, günlerce kafasında yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu. Sonunda onu da buldu. Pencerenin önündeki hastaya bazen bir kalp krizi geliyordu. Adam, bu durunda komidinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve oda da hasta bakıcı bulunmadığı için ilacını kendisi alıyordu. Bir gece, pencere önündeki hastaya yine bir kiriz geldiğinde ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacı deviriverdi. Şişe yere düşmüş ve param parça olmuştu. Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarındaki yatağa geçirdiler. Adam, göreceği manzarayı heyecanıyla dışarıya baktığında, beyninden vurulmuşa dönündü. Pencerenin birkaç metre ötesinde simsiyah bir duvardan başka bir şey yoktu.

Altın top ve mutluluk  

Zengin bir ailenin yoksul ama çok mutlu bir komşusu vardı. Evlerindeki mutluluğun sesleri, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına dek ulaşırdı. Her akşam yoksul ailenin evinden yükselen gülme ve mutluluk sesleri kendi evlerinden duyuldukça zengin adam ve eşi onları gıpta ederlerdi.
Bir gün zengin adam, yüreğindeki duygusunu eşine açtı:
“Biz bu denli zengin olmamıza karşın onlar gibi mutlu ve neşeli değiliz” dedi ve eşine bir öneride bulundu:
“Sen yarın yoksul komşunu hanımına git ve bu mutluluklarının nedenini sor, öğren” dedi. “Onların mutluluk gizini öğrenelim ki bunu biz de uygulatıp, onlar gibi mutlu olmaya çalışalım.”
Eşi ertesi sabah yoksul komşusuna gitti ve evin hanımına, mutluluklarının nedenini ve hatta gizini sordu. Fakir komşu, bu gizi içtenlikle açıkladı:
“Bizim küçük bir altın topumuz var” dedi. “Akşam olup eşim eve geldiğinde, eşimle karşılıklı geçeriz ve birbirimize bu altın topu atarak eğleniriz, neşeleniriz. İşte bizim mutluluğumuzun gizi budur.”
Zengin kadın, komşusunun gizini akşam eşine anlattı,
“Demek bu kadar kolaymış bu işin gizi” dedi. “Yarın sabah hemen bir kuyumcuya giderim ve bende bir altın top yaptırırım.”
Ve sabah olur olmaz soluğu bir kuyumcuda aldı, akşama dek yapıp bitirmesi koşuluyla kuyumcuya bir altın top ısmarladı. Sonrada siparişi tamamlanınca altın topunu aldı, akşam eve getirdi.
“Geç karşımada altın topumuzu birbirimize atmaya başlayalım” dedi eşine.
Zengin çift karşılıklı oturdular ve altıntopu birbirlerine atıp atıp, tutmaya başladılar.
Her şey iyiydi, güzeldi ama... Ortada “olmayan” bir şey vardı. Onların bir altın topu vardı, onlarda aylın toplarını birbirlerine atıp, tutuyorlardı ama, nedense neşelenemiyorlar, kahkahalar atamıyorlardı.
Üstelik madeni topun ağırlığı nedeniyle giderek yorulmaya başlamışlar, hatta topun zaman zaman çarpması sonunda bedenlerinin belirli bölümlerinde morluklar bile olmuştu.
Zengin adamın eşi sabah ilk işi olarak yoksul komşusuna gitti:
“Sizin dediğinizi yaptık bir altın top yaptırdık, karşılıklı geçip birbirimize atmaya başladık ama” dedi. “Nedenler bilinmez, bir türlü neşelenemedik, sizin gibi kahkahalar atamadık.”
Yoksul komşu kadın gülmeye başladı:
“Fakat sevgili komşum, benim sözünü ettiğim top kuyumcuda yapılan altın toplardan değil ki” dedi. Bizim sapsarı saçlı masum bakışlı bir yavrumuz var. Biz ona “altın top” deriz. Akşamları eşimle karşı karlıya geçer, altın topumuz bir benim kucağıma koşar bir babasının kucağına koşar ve bizi eğlendirir. Onunla uyurken biz tüm yorgunluğumuzu unutur, coşar, neşeleniriz...”
İster sarı saçlı, ister kara saçlı ister tümüyle saçsız olsunlar, her çocuk her evde, anne ve babayı birbirine yapıştırırcasına bağlayan, onların aralarından “su sızdırmayan” sağlamlıktaki harçtır, her birine “altın top” denilse de...

Annemin diktiği öpücüklü giysim...  

Gözlerinde yaşlarla “Giysimi beğendiniz mi?” diye sordu yoldan geçen bir yabancıya. “Annem onu benim için özel olarak dikti.”
Yoldan geçen yaşlı bayan, kendisine seslenen küçük kıza gülümseyerek baktı.
“Evet, çok güzel bir elbisen var yavrum” dedi ve sordu:
“Ama söyler misin, neden ağlıyorsun?”
Küçük kız sesi titreyerek yanıtladı:
“Çünkü… Bu elbiseyi bitirdikten sonra annem gitmek zorunda kaldı.”
Yaşlı bayan, küçük kızı avutmak istedi:
“Anlıyorum, yavrum” dedi. “Fakat üzülme… Eminim annen senin gibi küçük ve sevimli bir kızı uzun süre bekletmeyecek, hemen dönecektir…”
Küçük kız başını iki yana salladı:
“Hayır teyzeciğim, anlamıyorsunuz” dedi. “Babam annemin bir daha gelmeyeceğini söylüyor. O şimdi cennette, büyükannemle dedemin yanındaymış.”
Yaşlı bayan, küçük kızın ağlama nedeninin anlayınca eğildi, kolunu onun omzuna doladı ve “giden anne” için o da ağlamaya başladı.
Sonra küçük kız, yaşlı bayanı şaşırtan bir davranışla ağlamasını birden kesti, ondan bir iki adım geri çekildi ve yavaş bir sesle şarkı söylemeye başladı. O denli yavaş bir sesle söylüyordu ki şarkısını neredeyse fısıldıyor sanırdınız. Şarkı, bir yavru kuşun şarkısıydı ve küçük kızın sesi, yaşlı bayanın o güne değin duyduğu belki de en güzel sesti…
Şarkısı bitikten sonra küçük kız, yaşlı bayana küçük bir açıklama yaptı:
“Bu şarkıyı bana annem gitmeden önce öğretmişti ve kendi de sık sık söylerdi” dedi. “Benden kendisine söz vermemi istemişti. Ağladığım zaman, hemen bu şarkıyı söylememi istemişti benden. Çünkü ne zam ağlarsam, bu şarkıyı söylediğimde göz yaşlarımın hemen dineceğini söylemişti.”
Küçük kız, bunları söyledikten sonra gözlerini gösterdi:
“Bakınız” dedi. “Göz yaşlarım hemen kurudu bile!”
Yaşlı bayan gitmek üzere kalktığı zaman küçük kız neredeyse yalvarırcasına eteklerinden tuttu onu.
“Bayan bir dakika daha kalır mısınız lütfen?” dedi. “Size bir şey göstermek istiyorum.”
Sonra parmağını ucuyla, giysisinde bir noktayı gösterdi: “Bakın, annem işte tam burayı öpmüştü” dedi. Sonra bir başka noktayı gösterdi:
İşte burada da bir öpücüğü var, sonra burada da ve şurada da… Şurada da, burada da , burada da… Bunlar hep öpücük, öpücük, öpücük dolu… Bu giysimin her yeri annemin giysileriyle dolu. Beni ağlatabilecek her neden için annem bu giysimin bir yerine öpücük koydu.”
Yaşlı bayan, o anda yalnızca bir giysiye bakmadığını anladı. Dönmemek üzere gideceğini bilen ve annesiz kalacak kızın karşılaşacağı acıları hafifletebilmek için onun yanında olamayacağını, ona öpücük veremeyeceğini düşünen bir anneye ve o anneyi görüyordu küçük kızın giysisinde…
“Giysimi beğendiniz mi?"
Yaşlı bayan aklına o an, küçük kızın sorduğu bu ilk soru geldi. Ve sorunu yanıtını, içinden kendi kendine verdi.
O güne değin böylesine gösterişsiz, böylesine anne sevgisiyle donanmış ve ve böylesine çok sevdiği bir giysi görmemişti.

Aman bu oyun hiç bitmesin.  

Berber, sokakta oynayan çocuklardan birini çağırdı ve o gelince cebinden biri beş milyonluk, öteki beşyüzbinlik, iki banknot çıkardı, çocuğa uzattı:
Berber saçlarını kestiği iş adamının kulağına eğilerek yavaş bir sesle, çocuğun aptallığını izlemesini söyledi.
Sonra da çocuğa döndü ve “bu iki paradan hangisini istiyorsan alabilirsin, Ali” dedi
Çocuk,her iki banknota da dalgın dalgın baktıktan sonra beşyüzlük banknotu bir çırpıda kaptı ve hızla dükkandan fırladı,arkadaşlarının yanına koştu.
Berber,müşterisi iş adamına döndü:
“daha öncede söylemiştim ya bu çocuğun ne kadar aptal olduğunu” dedi.”işte şimdide gözlerinizle gördünüz onun aptallığını .”saçının kesilmesi bittikten sonra iş adamı berber dükkandan çıktı ve biraz ileride arkadaşlarıyla oynamakta olan Ali’nin yanına gitti.ve ona neden beşmilyonluk banknotu değil de, beşyüzbinlik banknotu aldığını sordu.
Çocuk, hiç de aptalca olmayan bir ifadesiyle iş adamının yüzüne baktı hafifçe gülümsedi:
“Bu oyunu çok seviyorum” dedi. “Beş milyonluğu alırsam oyun biter.”

YEŞİL ÖRTÜ

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.
 

DENİZ YILDIZI

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden
bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder
gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile
vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir
adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
Onun için fark etti ama...

CANLI YAYIN İSTEK


Radyo Herkül Anket

HABER SAATİMİZ
17:00

REKLAMLAR
Reklamlar her yarım saatte bir
( Saat başları ve buçuklarda ) yayınlanmaktadır.
                     
         

Herkül Radyo ile ilgili gelişmelerden haberdar olun !
 

Ad-Soyad :
Eposta :
Ekle Çıkar

 

Her Hakkı Saklıdır.Radyo Herkül 2008

ed+ Design